Siyaset-i Şer'iyye 2

  Makalemize esas ittihaz itdiğimiz ayet-i kerimenin fıkrasında "و اذا حكمتم بین الناس ان تحكموا بلعدل" buyuruluyor.

  Beynen'nass vuku' bulacak hükmler ya hukuk ya hududa müteallikdir. Hukuka müteallik olan kısma "muamelat", hududa müteallik bulunana "ukubat" dinür. Ukubat da ya mukadder olur ya ğayr-ı mukadder olur ki ileride tafsil ideceğiz.

---

  Beşeriyyetin adl ve hakkaniyyet dairesinde yaşayarak kuvvet ve iktidarlarını yekdiğerinin hukukuna taarruz gibi hey'et-i ictimaiyyenin hukukuna muzırr bir suretde su-i isti'mal itmemeleri kavaid şer'iyye muktezasından olup fakat tabiat-i beşeriyyenin tehalüfüne nazaran bir hey'et-i beşeriyye içinde iraka-i demme, ika-i mazarrata müstaid eşhasın fikdanı iddiası muhal ve bu suretle ef'al-i cinaiyyenin silsile-i beşeriyyet içinden kal' ve kam'ı ğayr-ı kabil olduğundan şuunat-ı medeniyyenin bir intizam ve mükemmelliyyetde temşiyeti zımnında erbab-ı cinayetin derece-i teaddi ve cürmlerine nisbeten te'dib ve tecrimleriyle emsaline ibret-i müessire olmak ve müstaid-i ceraim olan eşhas-ı bedtıynetin mazarratına bir sed çekerek hayat-ı beşeriyyeyi taht-ı emniyyette bulundurmak içün kuvve-i adliyyenin derece-i lüzumu aşikardır. Anın içün ukubatsız, kuvve-i adliyyesiz bir devlet tasavvur idilemez.

  Asayiş-i umumiyyenin rahnedar idilmemesi içün ef'al-i beşeriyyenin mabihit'tatbik olması lazım gelen kavanin her devletde mevcud ise de bunun suver-i tatbikiyyesi ehalinin seviyye-i irfanına ve muhitine nazaran ihtilaf ider. Ve bu ihtilaf esas-ı maksada nazaran olmadığından kuvve-i adliyyenin ne tekemmülatına mani' ve ne de derece-i lüzumu hakkındaki fikr-i hukukiye hail olabilür.

  Te'sisat-ı ictimaiyyenin bir kuvve-i teşyidiyye ve bir rabıta-i hakikiyyesi dimek olan kuvve-i adliyye cereyan-ı hukukun bir suret salimede te'minine hadim ve beşeriyyetin mükellifiyyet-i ictimaiyye ve menafi-i hususiyyelerini şamil olmakla her dürlü müdahaleden vareste ve emin olması içün memalik-i mütemeddinede idare-i adliyye idare-i mülkiyyeden tefrik kılınmış ve mahkemelere istiklal-i tam virilerek vicdan-ı hükkam serbest bırakılmışdır. Fakat bu serbesti yine Şeriat ve kanun dairesini tecavüz itmemek şartıyladır. Belki hükkamın Şeriat ve kanun dairesinde vireceği hükmler taarruzdan masun ve mehakim müdahaleden azade ma'nasınadır.

  Binaenaleyh kuvve-i adliyyenin vücudu muhafaza-i hukuka müstenid bulunduğundan ve hayat-ı beşeriyye şer' ve kanunla tekafül-i umumiyye tahtında emin bir halde olmağla herkes hakk-ı hayata malik olup, hüsn-i suretle hayatını isti'mal itmesi lazımdır.

  Mademki mevcudiyyet-i hayatiyyenin idame-i muhafazası anı hüsn-i suretle isti'mal ve te'min-i muhafazasına ihtimam ile olacak hakk-ı hayatı bilmekliğimiz iktiza ider.

  Öyle ise hakk-ı hayat nedir?

  Hakk-ı hayat dimek, yaşamak hakkı dimekdir. Herkes hakk-ı hayata malik ve hayatı taarruzdan masundur.

  Fil'hakika pişgah-ı basarınızdan dudakları üzerinde hafif bir tebessüm eseri, gözlerinde bir nur-ı ibtisam ve ma'sumiyyet parlayan ve Ressam-ı Kudret'in nazarrüba, mu'ciznüma bir eseri olacak numune-i tenasüb ve melahate malik bir şükufe-i dilrüba-i hayat geçiriniz. İşte bunda hakk-ı hayat var! Daha ileri gidiniz. Henüz meşime-i maderden koparak ilk adımını sath-ı hayat üzerine koymamış bir ceninde de hakk-ı hayat göreceğiz.

  Vakıa bir vakitde irtikab-ı cinayetde bulunanlar hakkında mücrimleri arabalar arkasına bağlayup sürüklemek, derilerini yüzmek gibi cezalarla temamiyle hakk-ı hayat muhafaza idilmiyordu. Fakat dimağ-ı beşeriyyet fikr-i medeniyyet ile tenevvür itmek isti'dadında bulunduğundan ve kendileri meyanında fikren diğerlerinden ala yaradılmış adamlar da zuhur iderek bu ahlak-ı hayvaniyyeyi ta'dil maksadıyla bir takım akval-i hakimane neşriyle te'sis-i medeniyyete çalışılmış ise de faide yine bir daire-i mahduda içinde kalmış idi. Bunların ıslahı içün taraf-ı İlahi'den mürşidler, muallimler gönderilerek bu dershane-i alemde ta'lim-i ahlaka başlandı. Fikr-i beşeri ağır ağır tenvir iderek beşeriyyet misbah-ı ali-i medeniyyeti ikad ile te'sis-i medeniyyete muvaffak ve bunun bir netice-i tabiiyyesi olmak üzre herkesin hakk-ı hayata malikiyyeti ve taarruzdan masuniyyeti anlaşıldı. Binaberin her ferd hakk-ı hayata malikdir ve buna taarruz olunmaz.

  Bir şahsın hayatına taarruz keyfiyyeti ise ya kendi veya aheri tarafından olur. Aheri tarafından olduğu takdirde mütearrizün'aleyhin emriyle olur yahud başka bir suretde olur. Nasıl olursa olsun nazar-ı şer'iyyede cümlesi merdud ve hey'et-i ictimaiyye nazarında da mezmumdur. Mesela ben yaşamak hakkını haizim. Yaşayacağım. Benim hayatıma taarruz olunmaz. Olunursa mütearriz pençe-i kanuna giriftar olarak cezasını görecekdir. Bu sebebe binaen ceza kanunname-i hümayunı bir katil-i müteammidi esbab-ı sübutiyyeye mebni tecrim ve hükm-i vakiin kaziyye-i muhkeme kesb ve tasdik-i aliye iktiranıyla i'dam ider. Anın vücudunı harita-i hayatdan siler. Gerçi o katil de bir hakk-ı hayata malik idi. Madem ki başkasının hayatına taarruz itdi ma'sumiyyet-i hayatiyyesi idame idilse artık olamaz. Anın ifna-i vücudu menfaat-i amme ve ma'delete, müsteniddir. Bu kanunen böyle olduğu gibi ahkam-ı Şer'iyyemiz'de de böyledir. Anın içün kısasda hayat vardır kelam-ı hikmet-meşhunu doğrudur. Çünki bir katil kısas ile mahkum olmasa ihtimal ki cürmü nisbetinde müstehakk-ı mücazat olduğı içün sairlerinin de hayatına taarruz itmek mülahazasına ve delail-i saireye mebni intizam-ı alem içün kendisi o suretle muaheze olunmak lazımdır.

  Bizim ahkam-ı mevzu'a-i kanuniyye ve şer'iyyemize nazaran mebde-i hakk-ı hayat, ceza kanunname-i hümayununun 192-193 üncü maddelerinde ve ahkam-ı fıkhiyyede iskat-ı cenin hakkında ta'yin-i mücazat idilmesine göre rahm-ı mader olduğı anlaşılır. Ceza kanunname-i hümayununa şerh yazanlar maat'teessüf umumiyyetle dinilecek suretde mevadd-ı mezkurenin teşrihinde hakk-ı hayat cihetini meskutün'anh bırakmışlar ve yalnız nazariyyat-ı cezaya dair hameran-ı tafsil olan ecnebi müelliflerinden biri roma hukukundan bahisle iskat-ı cenin hususunda yalnız mirasdan mahrumiyyet cihetinin hakk-ı hayata müstenid bulunduğunu nazar-ı mütalaaya alarak ta'mik-i tedkikatda bulunmuş ise de iskat-ı cenin hakkında kanun-ı cezada ta'yin-i mücazat idilmesine nazaran yalnız mirasdan mahrumiyyet cezasıyla iktifa olunması hakk-ı hayatı temamiyle muhafaza ma'nasına alınamaz.

  Bizim ahkam-ı Şer'iyyemiz'de ise zevcin izniyle olmadığı takdirde mirasdan mahrumiyyet ciheti görülmekde ise de bununla beraber bir nev' mücazat-ı nakdiyye dimek olan "ğurra (1)"dan da faili ma'füvv tutulmayacağından temami-i hakk-ı hayatın muhafaza idildiği ve bunun da muvafık-ı ma'delet olduğu tezahür ider.

   (1) Ğurra: Beşyüz dirhem gümüşden ibaretdir. Bunda ceninin zükur u inasdan olmasında fark yokdur.

  Hayat insanların kesb-i yedi değildir. Bu sebebe binaen hey'et-i ictimaiyye efradından birinin kendi nefsine su-i kasda salahiyyeti olmadığı gibi başkasına emr suretiyle de şu'le-i hayatını intifa itdiremez. Çünki nefsinde ihlal ve ibahe caiz değildir. Bir şahs kendi nefsine su-i kasd itmesiyle mücazat-ı kanuniyyeye düçar olmazsa da böyle bir hakkı su-i isti'mal itmesi nazar-ı istihsan ile görülmek şöyle dursun şer' ü ahlak nokta-i nazarında takbih idilür. Şu kadar ki bir kimsenin ahere emr suretiyle nefsini itlaf itdirdiği halde amir-i metlef içün bir cezaya mahall kalmamış ise de me'mur cezadan kurtulamaz. Hatta ahkam-ı şer'iyyede bir kimse diğerine demmini ihlal suretiyle katle emr idüp de me'mur da katl eylese şaibe-i şübheye nazaran kısas mündefi' olsa bile diyetle mahkum olacağı gibi demmini satmak suretiyle hatime-i hayat cihetine gidilmiş ise ceza-i kısasdan tahlis-i giriban idemez.

  Bir ademin kendi nefsine su-i kasd itmesine (intihar) dinür. Milyonlarca iffeti mahv itmiş olan bu intihar bizde meydan alamamış ve alamaz. Çünki mensub bulunduğumuz kavm-i necib-i Türk sıt-i celil Nübüvvet'i işidir işitmez namuskarlık, sadakat, metanet, iffet gibi celail-i ahlakiyye ile sair akvamdan temeyyüz itmişdir.

  Kendilerini bilmeyen veyahud bilüp de layıkıyla muhakemat-ı fikriyyeye malik olamayanların kazandıkları su-i şöhretden tathir-i saha-i ismet maksadıyla kendi nefislerine silah tearruzunu çekerek hatve-endaz-ı dalalet olmaları hiç bir vakit asar-ı medeniyyetden add olunamaz.

  Bir adem olabilür ki, bir felaket-i azimeye düçar olur. Hicab ve hacaletinden hey'et-i ictimaiyye içinde bulunamayacak bir hale gelür. Ve yahud fakir olup da ihtiyacın dest-i ahenini altında zebun bir halde bulunarak bunlardan me'yus ve müteessif olarak intihar ider.

  Yaşamak kendi hakkı değil mi? Varsun anı kendi eliyle ifna itsün. Bu adeta bir şahsın kendi mülkünde tasarrufu gibi değil mi? Gibi zihne bir sual tebadür iderse de herkes hakk-ı hayata malik olmağla beraber esas-ı hayat insanların kesb-i yedi mahsulü bulunmadığından nefsine su-i kasdda muhtar değildir. Bu, her halde irade-i beşer haricinde ihsan buyurulan bir ni'met uzmayı izaleden başka bir şey olmadığından şayan tahsin görülemez.

  Meşahir-i hukukiyyundan mösyö (Frank) felsefe-i hukuka dair yazdığı Fransızca eserinin 107nci sahifesiyle anı veliy iden sahifelerinde bu cihetleri kısmen beyan itdikden sonra düello idenler ile intihar suretiyle ifna-i vücudda bulunanlar hakkındaki hukuk-ı mezhebiyyeden iskat-ı cezasını tenkid ile beraber ef'al-i mezkureye ru-yı mümaşat göstermekte ise de acaba cihet-i ahlakiyyeden ahval-i ma'ruzanın tahsin idildiğini neden beyan itmiyor?

  Müellif-i müma'ileyhin tenkidat-ı vakıasına kısmen iştirak ile beraber derim ki fil'hakika nefsine su-i kasddan çekinmemiş bir şahsın velev ki sairlerine bir ibret-i müessire maksadıyla olsun naaşını merasim-i diniyye ve ihtifalat-ı lazımeden mahrum bırakarak defni cihetine gitmemek suretiyle menzele-i kusva-yı hakarete tenzil bir ceza olamıyacağı gibi sairleri içün de bir ders ibret teşkil idemez.

  O şahs içün ceza değildir. Çünki bir maraz-ı ruhiyyenin taht-ı te'sirinde olarak kendi kendini ifna itmiş ve hissiyat-ı cismaniyyesi izhak-ı ruh ile mürtefi' olmuş olan bir cesedin tecrim ve tecziyesi muvafık-ı akl u hikmet bir tedbir değildir.

  Sairleri içün de ibret-i müessire olamaz. Çünki zaten kendi nefsine su-i kasdı tasavvur iden bir şahs içün bu nasıl mucib-i intibah olur?!
 
  Tafsilat-ı mesbutadan münfehim olacağı üzre insan hakk-ı hayat malik olduğu gibi mukabilinde bir de vazifesi vardır ki o da hayatını hüsn-i suretle muhafaza ve isti'mal itmekdir.
 
  Hakk mukabilinde vazife tanımayanlar düçar-ı mücazat olurlar.
 
  Çünki bir şahsın yapdığı fiilinden mes'ul olmaması kabul idilse şiraze-i hey'et-i beşeriyye düçar-ı tezelzül olur. İşte vezaif-i beşeriyye bilinmeli ve ana göre tevfik-i hareket itmeli ki hukuk-ı meşruadan temamiyle müstefid olunsun.

İbn Hazım Ferid     Mabaadi var.
 
(Me'haz: "wikilala.com" Beyan'ül hakk gazetesi sayı 8)

Rağbet Görmüş Makaleler

"Dini Müceddidler" Kitab Nafi'sinden Bir Parça

Makam-ı Hilafet ve Ankara Meclisi

Hürriyyet - Müsavat